Herşey bir gün çatlar. Seramik sanatçısıyım. Belki de akademide ilk öğrendiğim şeylerden biri iç gerilmelerinin çatlaklara yol açabileceğiydi. Nedense bir yerde öğrendiklerini insan başka yerde pek kullanmıyor. Belki de hiç işime gelmedi. Sakin sakin yürüyor şimdi müştemilatına. İşte sorgulamadığım şeylerden bir diğeri de bu bir türlü bitmeyen müştemilattı. Unutup, kendi haline bıraktığımız yıkık dökük bahçenin bir köşesinde yeniden yapılanmaya çalışan basit bir ev. Aslında ne çok şey anlatıyor. Sulamadığımız toprağın çatlaklarına inat arasından kafalarını kaldıran yaban otları, mor çiçekleri ilk defa görür gibi bakıyorum. Giriyor müştemilatın henüz kapısı takılmamış boşluğundan. Biliyorum birazdan görecek yerdeki mektupları, anlayacak benim okuduğumu. Elimdeki bardağı kurulayıp rafa kaldırıyorum. Aslında bizim evliliğimiz çok yıllar önce çatlamıştı. Nil doğmak üzereydi. Hastaneye yetişememişti. Defalarca aramıştık, ne ofiste, ne evde yoktu. Cep telefonlarının hayatımıza girmeden önceki yıllar. Ulaşsaydık ne fark ederdi şimdi bilmiyorum. Sonradan öğrenmiştim. Çok ağlamıştı. Özür dilemişti. "Boş bir anıma geldi" gibi "hiç bir önemi yok" gibi benden önce bir çok kadının kandığı sözlere ben de teslim etmiştim kendimi. Gitmesin istedim. O kadar basitti kararım. Kucağımdaki bebeğe, henüz ilk adımını atacağımız ailenin dağılmamasına yükleyebilirim ona teslim oluşumu ama dürüst olmaz. Sadece gitmesin istedim. Kaldı. Çok iyi bir baba oldu. İlgili bir koca oldu. Ama çatlayan şeyler aslında tamir edilmez. Çatlayan hiç birşey eskisinin aynısı olmaz. O çatlakları örtmek için yapılan herşey, verilen tüm çabalar yamadır. Çocuklarımla kapattım çatlakları, sıradan sevişmeler kattım o çatlakları doldurduğum harca. "Beni hiç arzulamıyorsun" diye şikayet ettiğinde arzulu kadın oldum. Gitmesin istedim. O kadar.
Belki de en başa dönmem gerekir. Anneme. Tüm hikayelerimiz oradan başlar, bizim gibi. Annem gittiğinde 7 yaşındaydım. İlk okula gidiyordum. Annem ölmedi. Belki gidişi öyle olsaydı yaram bu kadar büyük olmazdı. Kimbilir. Keşkelere bakmayı sevmiyorum. Bir sabah saçlarımı örüp, her gün öptüğünden daha fazla öptüğü, uzun uzun sarıldığı, arkamdan servis köşeyi dönene kadar el salladığı bir sabah ufak bir valize vazgeçilmezlerini doldurup çıktı bahçemizin kapısından ve uzun yıllar dönmedi. Hep o valizde benden daha çok yanında istediği ne vardı diye düşündüm. Hala bulamadım. Boş bir mutfakta buldum bıraktığı mektubu. Babama yazılmıştı. Açmadım. Soğuktu o gün mutfak. Ufak bir kağıtta özel gecelerde sürdüğü kırmızı rujla bırakılmış bir dudak izi ve benim adım vardı. Soğuk, yumuşak iki sandviç bıraktığı tabağın altına sıkıştırmıştı notu. "Afiyet olsun yavrum" yazmıştı. Sandviçimi aldım, masaya geçtim. Sessiz yedim. Sanırım o gün, o mutfakta güneş usul usul batıyorken, çay kokusundan yoksun tezgahlarla çevrili tek başıma oturduğum o masada duymuştum ilk çatlama sesini.
No comments:
Post a Comment