“Ama” Boktan bir laftır bu “ama”. Kaypak
bir söz. İtiraz görüntüsünde aykırıymış gibi yapan ama çelimsiz, zayıf ve
dönektir. “Ama” mızmızdır. Güçsüzlerin kullandığı bir laftır. Kişiliksizdir. “Annen
gitti yavrum ama seni hala seviyor. Biliyorsun değil mi?” Saçlarımı
okşamalarından hiş hoşlanmadığım, yemekleri ev kokmayan, mutsuz, cesaretsiz
kadınlar “ama” der. Annem “ama” demezdi. “Ama” lı kadınların hepsi doluştu onun
giderken bıraktığı boşluğa. Saç saça baş başa kavga ettiler kelimeleriyle,
benim saçlarımdan, önüme koydukları yemeklerden güç almak istediler. “En
sevdiğin yemeği yaptım.” Gözleri hep babamda. Ellerinde tencereler, mutfağa dalıp,
sahiplenmek istediler. Sahiplenemediler, ne mutfağa ne de babama. Benim en
sevdiğim yemeğin ne olduğundan bir haber, seslerinde Adalet Cimcoz tınıları,
evimizin her köşesine sokak köpekleri gibi iz bıraktılar. “Ama seni hala
seviyor”
Odasında dolanır dolapları açardım babam
işe gittiğinde. Neyi götürdüğüne neyi bıraktığına bakmak ister, kalanlardan
gidenleri çıkartmaya çalışır kendime bir konum oluşturmak isterdim. En
sevdiğim, kahkahalı sabahlarda, babamla cilveleştiği o sabahlarda giydiği üzeri
pom pomlu topuklu terliklerini ve ince ipek sabahlığını bırakmıştı. Onlar
yıllarca dolapta öyle durdular. Babam hiç bir şeyi atmadı, hiç bir şeyi
değiştirmedi. Annem o evde yokluğuyla her gün bizimle yaşadı.
“Seni seviyor yavrum…unutma bunu” Yine saçımda
birinin elleri. Becereksiz, acıtıyor tararken, çekiyor. Örünce yamuk örüyor.
Annemin gittiğini artık herkes biliyor. Bir anda oluveriyor ne olduysa ve
ellerimdeki kitapları fırlatıyorum yere. Saçılıp odanın her bir yerine
dağılıyorlar, sayfalar uçuyor havada. Dönüyorum. Dehşetle bana bakan bilmem ne
teyzeye bir tekme savuruyorum. Dizine uzanıyor ayağım. Dışarıda kar, ayağımda
postallar var. Yüzü buruşuyor, dizini tutuyor, başı öne eğik. Sonra usulca
kaldırıyor yüzünü, yaklaştırıyor benim yüzüme. “Küçük orospu!” Bir fısıltı gibi
çıkıyor sesi. “Annen senin yüzünden kaçmıştır” Bir yılan gibi, nefes nefese
kısık sesi. O günden sonra saçlarımı hep babam örüyor. Demiyor hiç “ama annen
seni çok seviyordu” Diyemiyor. “Ama” larımız yalan, biz aynı teknede kürek
çekiyoruz. Bir ama ile devrilebilir herşey. Bunu biliyor, sadece küreklere
asılıyoruz. Örgünün sonuna lastik bağlıyor babam, sonra başımdan öpüyor. “Haydi
güzel kızım” diyerek beni okula uğurluyor. Örgülerim eğri, düzeltmiyorum.
Annemin gittiğini herkes biliyor ama bu sabah saçlarımı babam ördü.
Kelime:
331
“En korktuğu şeydi” Buruşmuş ellerine
takılıyor gözleri. “Çok yaktım canını” Sonra pencereden dışarıya bakıyor.
Çarşaflarını sadece ben değiştirebiliyorum. Güvenmiyor hemşirelere. Uçlarından
çekip top yapıyor, yere bırakıyorum çarşafları. Çekmeceden sabun kokulu
ütülenmiş yeni çarşaflar çıkartıp seriyorum. Havalandığında sabun kokusu odaya
dağılıyor. “Gideceğimi biliyordu. En azından bir gün” Sözleri af dilemiyor,
haklı haksız ayırımı yapmıyor. Yıllar öncesinden bir fotoğrafa bakar gibi
konuşuyor. Onun yokluğuyla geçen yıllarda biriken sorularım köşelere çekilip
gölgelere sığınıyor. Belki de kendimce verdiğim yanıtları daha çok sevdim.
“Akşam yemeğinde tavuk varmış. Sen sevmezsin diye değiştirmelerini söyledim.”
Kirli çarşaflarını hemşirelerin hergün gelip boşalttığı hasır sepete
bırakıyorum. Bana bakıyor. Gülümsüyor. Gülümsediğinde gözleri küçülüyor. “Çok
aç değilim zaten.”
Karşısına geçip oturuyorum. Her hafta
rutinimiz bu. O hayatıma tekrar girdiğinden beri, ben her hafta Cuma günleri
onu bu yaşlılar evinde ziyarete geliyorum. Tam bir sene oldu. “Sevval hanım.
Annenizi bugün yatırdık.” Çatlama sesi gibi. Telefon elimde yatak odamın
ortasında, öylece duruyorum. “Annem” diyebiliyorum sadece. “Evet. Sizin adınızı verdiği için arıyoruz.”
Sokağın köşesinden bana el saladığı o günden 40 yıl sonra annem hayatımın içine
açtığı çatlaktan sızıp giriyor. Cuma günleri gelip çarşaflarını değiştiriyorum,
odasını topluyor, haftalık yemeklerini kontrol ediyorum. Doktorlarıyla
konuşuyorum. Arkadaşlarıyla tanışıyorum. Annemi hiç tanımıyorum. Önce işlerimi
yapıyorum. Sonra yarım saat yanında oturup konuşuyorum. Pencereden bakıyoruz
beraber. “Sen en çok neden korkuyorsun?” Gözlerim doluyor. Sinirleniyorum.
Başımı çevirip iyice bahçenin öbür tarafına bakıyorum. Cevap vermiyorum.
“Gitmem gerekiyor. Bugün evde çok iş var.” Kalkıyorum. Şuursuzca masasında
duran çiçekleri düzeltiyorum. “Haydi haftaya görüşürüz.” Kapıyı arkamdan çekip
çıkıyorum. Bana bakıyor muydu bilmiyorum. Televizyona dalmış yaşlıların
arasından hızla geçip kendimi dışarıya atıyorum. Arabaya vardığımda artık
ağlamamı durduramıyorum. Neden ağladığımı bilmiyor, kendime sinirleniyorum. Avazım
çıktığı kadar bağırıyorum. Sensiz bir sabaha uyanmaktan, hiç bir daha
dönmeyecek olmandan, valizinde benden daha değerli, bırakamadığın neler
olduğunu bilmekten, karanlık gecelerden, evsiz mutfaklardan, sessizlikten ama
en çok kendimden korkuyorum anne. Sen giderken belki beni de götürdün
beraberinde. Geriye ne bıraktıysan onun içini başka bir kızla doldurdum.
Büyüdüm o kadın oldu. O içime doldurduğum kıza bakmaya çok korkuyorum. Ama en
çok o valize girip seninle giden küçük kızla karşılaşmaktan ve ona hesap
sormaktan, hesap vermekten, verememekten çok korkuyorum anne.
Akşama çorba yapmam gerekiyor. Saat geç
oldu. Bakkala uğrarım, sandviç malzemesi alırım. Çorbanın yanına sandviç iyi
gider bu akşam.
Kelime:
363
“Kapı açıldı” Bu bir film sahnesi olsaydı,
böyle yazardı senaryoda. Ama müştemilatın kapısı yoktu. Kenarda duruyordu,
taktırmamıştı. O yüzden bir kapı açılmadı. O kapının olması gereken boşlukta
kocası belirdi. Biraz karmaşık, biraz dağınık, çokca haklı bir duruşu mu vardı
sanki? Mutfak camına çevirdi başını. Günün bu saatinde hep güneş vurur bu cama.
İçerisi görünmez. Görünseydi mutlaka göz göze gelirlerdi. Gelmediler.
Repliklerini kendim yazmış gibi buraya geldiğinde söyleyeceği herşeyi önceden
biliyordum. O savunmayı ben yazmıştım çoktan. Herşeyi hesaba katmıştım da aşık
olacağını hiç katmamıştım. Dedim ya, insan görmek istemediği şeylere bakmama
konusunda inanılmaz yaratıcı oluyor.
Toprağı çatlamış, çocukluğu ölmüş
oyuncakların kıyıda köşede toplaştığı bahçenin
içinden yürürken izliyorum onu. Tanıdık duruşu, açık gömleğinin altında
tanıdık teni. Kollarını sıvamış, yürürken saçlarının içinden geçiriyor
ellerini. Kollarındaki damarları tanıdık. Kilo verdi son yıllarda. İlk
tanıştığımız zaman ki kilosuna döndü. Yıllar yakıştı ona.
Kokusu giriyor önce mutfağa. Arkam dönük
soğan doğrayan ellerim titriyor. Bıçak sürekli elimden kayıyor. Ağlamak istiyorum. O gitsin istiyorum.
Gitmesin istiyorum. O kokuyu, o teni, kollarındaki damaları kimseyle
paylaşmasın istiyorum. Neden ben hiç tercih edilen olmuyorum.
“Sevval…”
“Tuz kalmamış. Ayran da bitmiş. Bakkaldan
alırsan iyi olur.”
Soğan doğramaya devam ediyorum. Anahtar
seslerini duyuyorum. Dönüp baksam utanç mı görürüm, acıma mı? Acımaya tahammül
edemem. Gurur, öfke mi olur gözlerinde? Hiç bir zaman öğrenemeyeceğim.
Ayaklarımı yere saplayıp kalçalarımı iyice tezgaha yapıştırıyor, soğanları
hızla doğramaya devam ediyorum.
“Başka bir şey lazım mı?”
Sesinde dolanıyor zihnim, kılıflar
giydiriyor. Önce hüzün, sonra öfke ve sonra hepsi birbirine karışıyor.
“Hayır.”
Kapının sesiyle boşalıyor mutfak. Arabanın
sesi giderek uzaklaşıyor. Tezgahın dibine çöküp içimden yılları söküp atar gibi
ağlıyorum. Bu aralar ne çok ağlıyorum. Bundan sonra ne olacak hiç bilmiyorum.
Yine bir mutfaktayım, yine yalnız ve yine karanlık.
Kelime:
277
No comments:
Post a Comment