Monday, August 8, 2016

8 Ağustos 2016

“Ama” Boktan bir laftır bu “ama”. Kaypak bir söz. İtiraz görüntüsünde aykırıymış gibi yapan ama çelimsiz, zayıf ve dönektir. “Ama” mızmızdır. Güçsüzlerin kullandığı bir laftır. Kişiliksizdir. “Annen gitti yavrum ama seni hala seviyor. Biliyorsun değil mi?” Saçlarımı okşamalarından hiş hoşlanmadığım, yemekleri ev kokmayan, mutsuz, cesaretsiz kadınlar “ama” der. Annem “ama” demezdi. “Ama” lı kadınların hepsi doluştu onun giderken bıraktığı boşluğa. Saç saça baş başa kavga ettiler kelimeleriyle, benim saçlarımdan, önüme koydukları yemeklerden güç almak istediler. “En sevdiğin yemeği yaptım.” Gözleri hep babamda. Ellerinde tencereler, mutfağa dalıp, sahiplenmek istediler. Sahiplenemediler, ne mutfağa ne de babama. Benim en sevdiğim yemeğin ne olduğundan bir haber, seslerinde Adalet Cimcoz tınıları, evimizin her köşesine sokak köpekleri gibi iz bıraktılar. “Ama seni hala seviyor”

Odasında dolanır dolapları açardım babam işe gittiğinde. Neyi götürdüğüne neyi bıraktığına bakmak ister, kalanlardan gidenleri çıkartmaya çalışır kendime bir konum oluşturmak isterdim. En sevdiğim, kahkahalı sabahlarda, babamla cilveleştiği o sabahlarda giydiği üzeri pom pomlu topuklu terliklerini ve ince ipek sabahlığını bırakmıştı. Onlar yıllarca dolapta öyle durdular. Babam hiç bir şeyi atmadı, hiç bir şeyi değiştirmedi. Annem o evde yokluğuyla her gün bizimle yaşadı.

“Seni seviyor yavrum…unutma bunu” Yine saçımda birinin elleri. Becereksiz, acıtıyor tararken, çekiyor. Örünce yamuk örüyor. Annemin gittiğini artık herkes biliyor. Bir anda oluveriyor ne olduysa ve ellerimdeki kitapları fırlatıyorum yere. Saçılıp odanın her bir yerine dağılıyorlar, sayfalar uçuyor havada. Dönüyorum. Dehşetle bana bakan bilmem ne teyzeye bir tekme savuruyorum. Dizine uzanıyor ayağım. Dışarıda kar, ayağımda postallar var. Yüzü buruşuyor, dizini tutuyor, başı öne eğik. Sonra usulca kaldırıyor yüzünü, yaklaştırıyor benim yüzüme. “Küçük orospu!” Bir fısıltı gibi çıkıyor sesi. “Annen senin yüzünden kaçmıştır” Bir yılan gibi, nefes nefese kısık sesi. O günden sonra saçlarımı hep babam örüyor. Demiyor hiç “ama annen seni çok seviyordu” Diyemiyor. “Ama” larımız yalan, biz aynı teknede kürek çekiyoruz. Bir ama ile devrilebilir herşey. Bunu biliyor, sadece küreklere asılıyoruz. Örgünün sonuna lastik bağlıyor babam, sonra başımdan öpüyor. “Haydi güzel kızım” diyerek beni okula uğurluyor. Örgülerim eğri, düzeltmiyorum. Annemin gittiğini herkes biliyor ama bu sabah saçlarımı babam ördü.


Kelime: 331


“En korktuğu şeydi” Buruşmuş ellerine takılıyor gözleri. “Çok yaktım canını” Sonra pencereden dışarıya bakıyor. Çarşaflarını sadece ben değiştirebiliyorum. Güvenmiyor hemşirelere. Uçlarından çekip top yapıyor, yere bırakıyorum çarşafları. Çekmeceden sabun kokulu ütülenmiş yeni çarşaflar çıkartıp seriyorum. Havalandığında sabun kokusu odaya dağılıyor. “Gideceğimi biliyordu. En azından bir gün” Sözleri af dilemiyor, haklı haksız ayırımı yapmıyor. Yıllar öncesinden bir fotoğrafa bakar gibi konuşuyor. Onun yokluğuyla geçen yıllarda biriken sorularım köşelere çekilip gölgelere sığınıyor. Belki de kendimce verdiğim yanıtları daha çok sevdim. “Akşam yemeğinde tavuk varmış. Sen sevmezsin diye değiştirmelerini söyledim.” Kirli çarşaflarını hemşirelerin hergün gelip boşalttığı hasır sepete bırakıyorum. Bana bakıyor. Gülümsüyor. Gülümsediğinde gözleri küçülüyor. “Çok aç değilim zaten.”

Karşısına geçip oturuyorum. Her hafta rutinimiz bu. O hayatıma tekrar girdiğinden beri, ben her hafta Cuma günleri onu bu yaşlılar evinde ziyarete geliyorum. Tam bir sene oldu. “Sevval hanım. Annenizi bugün yatırdık.” Çatlama sesi gibi. Telefon elimde yatak odamın ortasında, öylece duruyorum. “Annem” diyebiliyorum sadece.  “Evet. Sizin adınızı verdiği için arıyoruz.” Sokağın köşesinden bana el saladığı o günden 40 yıl sonra annem hayatımın içine açtığı çatlaktan sızıp giriyor. Cuma günleri gelip çarşaflarını değiştiriyorum, odasını topluyor, haftalık yemeklerini kontrol ediyorum. Doktorlarıyla konuşuyorum. Arkadaşlarıyla tanışıyorum. Annemi hiç tanımıyorum. Önce işlerimi yapıyorum. Sonra yarım saat yanında oturup konuşuyorum. Pencereden bakıyoruz beraber. “Sen en çok neden korkuyorsun?” Gözlerim doluyor. Sinirleniyorum. Başımı çevirip iyice bahçenin öbür tarafına bakıyorum. Cevap vermiyorum. “Gitmem gerekiyor. Bugün evde çok iş var.” Kalkıyorum. Şuursuzca masasında duran çiçekleri düzeltiyorum. “Haydi haftaya görüşürüz.” Kapıyı arkamdan çekip çıkıyorum. Bana bakıyor muydu bilmiyorum. Televizyona dalmış yaşlıların arasından hızla geçip kendimi dışarıya atıyorum. Arabaya vardığımda artık ağlamamı durduramıyorum. Neden ağladığımı bilmiyor, kendime sinirleniyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Sensiz bir sabaha uyanmaktan, hiç bir daha dönmeyecek olmandan, valizinde benden daha değerli, bırakamadığın neler olduğunu bilmekten, karanlık gecelerden, evsiz mutfaklardan, sessizlikten ama en çok kendimden korkuyorum anne. Sen giderken belki beni de götürdün beraberinde. Geriye ne bıraktıysan onun içini başka bir kızla doldurdum. Büyüdüm o kadın oldu. O içime doldurduğum kıza bakmaya çok korkuyorum. Ama en çok o valize girip seninle giden küçük kızla karşılaşmaktan ve ona hesap sormaktan, hesap vermekten, verememekten çok korkuyorum anne.

Akşama çorba yapmam gerekiyor. Saat geç oldu. Bakkala uğrarım, sandviç malzemesi alırım. Çorbanın yanına sandviç iyi gider bu akşam.


Kelime: 363

“Kapı açıldı” Bu bir film sahnesi olsaydı, böyle yazardı senaryoda. Ama müştemilatın kapısı yoktu. Kenarda duruyordu, taktırmamıştı. O yüzden bir kapı açılmadı. O kapının olması gereken boşlukta kocası belirdi. Biraz karmaşık, biraz dağınık, çokca haklı bir duruşu mu vardı sanki? Mutfak camına çevirdi başını. Günün bu saatinde hep güneş vurur bu cama. İçerisi görünmez. Görünseydi mutlaka göz göze gelirlerdi. Gelmediler. Repliklerini kendim yazmış gibi buraya geldiğinde söyleyeceği herşeyi önceden biliyordum. O savunmayı ben yazmıştım çoktan. Herşeyi hesaba katmıştım da aşık olacağını hiç katmamıştım. Dedim ya, insan görmek istemediği şeylere bakmama konusunda inanılmaz yaratıcı oluyor.

Toprağı çatlamış, çocukluğu ölmüş oyuncakların kıyıda köşede toplaştığı bahçenin  içinden yürürken izliyorum onu. Tanıdık duruşu, açık gömleğinin altında tanıdık teni. Kollarını sıvamış, yürürken saçlarının içinden geçiriyor ellerini. Kollarındaki damarları tanıdık. Kilo verdi son yıllarda. İlk tanıştığımız zaman ki kilosuna döndü. Yıllar yakıştı ona.

Kokusu giriyor önce mutfağa. Arkam dönük soğan doğrayan ellerim titriyor. Bıçak sürekli elimden kayıyor.  Ağlamak istiyorum. O gitsin istiyorum. Gitmesin istiyorum. O kokuyu, o teni, kollarındaki damaları kimseyle paylaşmasın istiyorum. Neden ben hiç tercih edilen olmuyorum.

“Sevval…”

“Tuz kalmamış. Ayran da bitmiş. Bakkaldan alırsan iyi olur.”

Soğan doğramaya devam ediyorum. Anahtar seslerini duyuyorum. Dönüp baksam utanç mı görürüm, acıma mı? Acımaya tahammül edemem. Gurur, öfke mi olur gözlerinde? Hiç bir zaman öğrenemeyeceğim. Ayaklarımı yere saplayıp kalçalarımı iyice tezgaha yapıştırıyor, soğanları hızla doğramaya devam ediyorum.

“Başka bir şey lazım mı?”

Sesinde dolanıyor zihnim, kılıflar giydiriyor. Önce hüzün, sonra öfke ve sonra hepsi birbirine karışıyor.

“Hayır.”

Kapının sesiyle boşalıyor mutfak. Arabanın sesi giderek uzaklaşıyor. Tezgahın dibine çöküp içimden yılları söküp atar gibi ağlıyorum. Bu aralar ne çok ağlıyorum. Bundan sonra ne olacak hiç bilmiyorum. Yine bir mutfaktayım, yine yalnız ve yine karanlık.


Kelime: 277

No comments:

Post a Comment